“Zülfü Livaneli’nin övgüyle bahsettiği Serhat Kaya, romanlarında okuru rahatlatmak yerine, bilinçli bir rahatsız edişle düşünmeye ve hissetmeye çağırıyor.”
Serhat Kaya, son yıllarda Türk edebiyatının öne çıkan kalemlerinden biri haline geldi. Bekleme Odası ve Nadide Adalet romanlarıyla edebiyat çevrelerinde geniş yankı uyandıran, Zülfü Livaneli’nin “bu neslin en iyi yazarlarından” diyerek övdüğü Kaya, kısa sürede çok sayıda ödülede layık görüldü. Eserlerinde insan doğasının karmaşıklığını, vicdan muhasebesini ve toplumsal yaraları ustalıkla işleyen yazar, geçtiğimiz ay dokuzuncu romanı Uçurum ile yeniden okurların karşısına çıktı. Serhat Kaya ile edebiyatın günümüzdeki rolünü, toplumun halleri, yeni romanı ve yaratım sürecini konuştuk.
Serhat Bey, Bekleme Odası ve Nadide Adalet ile ciddi bir okur ve eleştirmen kitlesi kazandınız, ödüller aldınız. Uçurum’u yazmaya giden yolda neler hissettiniz?
Serhat Kaya: Teşekkür ederim. O iki romanı yazmak, benim için hem anlamlı hem de keyifli bir yaratım süreciydi. Bekleme Odası’nda bireyin kendi içinde yarattığı bekleyişleri, Nadide Adalet’te ise kadına şiddetin evrensel sancılarını, sistemin ve vicdanın kesişim noktalarını irdeledim. Benim için gerçek edebiyat, okuru rahatlatmak değil, onunla birlikte rahatsız olmaktır. Uçurum’da karakterler üzerinden insanı anlatırken suskunluklarının ardındaki boşlukları yazarak görünür kılmak istiyordum ve bunu tarihsel bir anlatının etrafında gerçekleştirdiğim için mutluyum.
Uçurum’un merkezinde Mateo Viento gibi bir karakter var. Romanda “uçurum” metaforunu hem fiziksel hem de ruhsal düzlemde kullanmışsınız. Okura neyi hatırlatmak istediniz?
Serhat Kaya: Uçurum, düşmek değil; düşerken yanınızda kimsenin olmamasıdır. Mateoüzerinden, hepimizin içinde bir yerlerde gizlenen o eşiği anlattım. Yazarken Asturias’ınyollarında, Cudillero’nun rüzgârlı kıyılarında yürürken fark ettim ki, modern insan en büyük korkusunu –kendiyle baş başa kalmayı– sürekli öteliyor. Roman, bu ötelemenin bedelini sormak için açık bir davet. Uçurum’da fiziksel coğrafya, ruhsal coğrafyanın aynası oldu benim için.
Günümüz edebiyatında birçok yazar toplumsal meseleleri bazen didaktik bir dille ele alıyor. Sizin yaklaşımınız ise daha çok karakterlerin iç dünyasından geçiyor. Bu tercihinizin sebebi nedir?
Serhat Kaya: Toplum, ancak bireyin aynasında gerçek halini görebilir. Didaktik olmayı sevmiyorum; çünkü bu, okurun zekasına saygısızlık. Bilakis, karakterlerimin iç monologları, bilinç akışları ve suskunlukları üzerinden gitmeyi tercih ediyorum. Böylece okur, kendi hikâyesini de romanın içine katıyor. Edebiyatın gücü zaten burada; zorla düşündürtmek değil, yapaylaşmadan hissettirmek.
Bu çağda yazar olmanın zorlukları neler? Dijital dünyanın hızı, dikkat dağınıklığı ve kutuplaşma karşısında edebiyat nasıl ayakta kalabilir?
Serhat Kaya: Yazan insanlar için zorluk olduğunu düşünmüyorum ama edebiyat adına zorluk, okurun “anında tatmin” alışkanlığı. Oysa roman, zaman ister; yavaşlamayı, derinleşmeyi talep eder. Dijital gürültüde sessiz bir sayfa açmak cesaret işi. Ama tam da bu yüzden edebiyat kıymetli. Siyasetten, duygulara kadar birçok yerde günden güne hızlı bir kutuplaşma söz konusu.Ben insanları etnik ya da ulusal olarak ayrıştırmadan, “ortak yaralarımızı” yazmayı seçiyorum. İnsanlar farklı fikirlerde olabilir ama acı, kayıp ve arayış evrensel. Ve ne mutlu ki edebiyat bu ortak zemini genişleten en eski ve en etkili araç.
Toplum olarak empati kaybı yaşadığımız bir dönemdeyiz. Edebiyat bu kaybı telafi edebilir mi, yoksa sadece tanıklık mı edebilir?
Serhat Kaya: Edebiyat hem tanık hem de tedavi edici olabilir. Empati, başkalarının hikâyesine girebilme kapasitesidir. Romanlarım bunu teşvik ettiği için kendi adıma huzurluyum. Okur, Nadide’nin adaletsizliğinde ya da Mateo’nun boşluğunda kendini bulduğunda, “öteki”ni daha az öteki görür. Ama toplum bunu tek başına edebiyattan beklememeli; aileden, eğitimden, siyasilerden de sorumluluk almasını talep etmeli. Ben ve diğer yazarlar hatırlatıyoruz, gerisi kolektif bir çabaya gereksinim duyuyor.
Yazarlar özellikle bu rekabetçi ve hızlı tüketim çağında kalıcı olmak için ne yapmalılar?
Serhat Kaya: Yazan herkes için benim genelleyen bir öneri getirmem doğru olmaz. Ben de bir okurum ve bir okur olarak kendi seslerini bulmuş, özgün olan, trendleri değil de hakikati takip eden, insanın en çok hissettiklerini merkeze alan kalemleri okuyorum. Çünkü edebiyatta kalıcılıkkitabın pazarlamasında ya da yazarın övülmesinde değildir. Daha çok, okurun vicdanında gerçek bir kişisel sesle iz bırakmakta gizli olduğuna inanıyorum.
Son olarak, Uçurum’dan sonra okurlarınızı ne bekliyor? Yeni projeleriniz var mı?
Serhat Kaya: Aslında Uçurum’dan sonra biraz ara vermek istemiştim ama yaratım süreci durmuyor, ki şu anda iki yeni roman neredeyse bitme aşamasına geldi. Nasipse biri gelecek yıl yayımlanacak varoluşsal bir roman. Okura tamamen soyut bir evren sunuyorum – isimlendirilmiş mekanlar, belirgin karakter profilleri, somut bir tarihsel dönem veya coğrafya olmadan. Bu, benim için edebiyatın sınırlarını zorlamak adına önemli ve riskli bir adım. Diğeri ise okuyucuyu yüzyıllar öncesine, yine Uçurum’un kurgu gücüne yakın bir lezzette, şaşırtıcı bir senfonik roman; temalar birbirine dolanıyor, beklenmedik armoniler ve kontrastlarla dolu. İki yeni romanım dabeni çok heyecanlandırıyor. Bu samimi sohbet için teşekkür ediyorum.
Serhat Kaya ile yaptığımız bu söyleşi, onun edebiyata olan derin bağlılığını ve insan hallerine dair keskin gözlem gücünü bir kez daha ortaya koydu. Nadide Adalet ve Bekleme Odası ile başlayan dikkat çekici yolculuğu, Uçurum ile yeni bir zirveye taşınıyor. Türk edebiyatına katkıları için kendisine teşekkür ediyor, yeni romanlarını heyecanla bekliyoruz. Kitaplarını keşfetmek isteyenler, tüm eserlerini Kitapyurdu’nda bulabilir. Edebiyatın iyileştirici ve düşündürücü gücüne inanan okurlar için Serhat Kaya, mutlaka okunması gereken bir yazar.

